Baba – The Father

“İnan bana, tuhaf bir şeyler dönüyor.” diyor Baba – The Father’ın öznesi Anthony. Filmin kendisini bize ilk açık ettiği ve Anthony’nin zihninin kendisine (belki de defalarca) oynadığı bu tuhaf oyun karşısında dehşete düştüğü anda biraz soluklanıp kızına korkuyla içini açıyor. Durmadan akan zamanın içinde nerede durduğunu bulabilmek adına ufak bir rahatlama anı. Çünkü artık seksenli […] The post Baba – The Father appeared first on Filmloverss.

Baba – The Father

“İnan bana, tuhaf bir şeyler dönüyor.” diyor Baba – The Father’ın öznesi Anthony. Filmin kendisini bize ilk açık ettiği ve Anthony’nin zihninin kendisine (belki de defalarca) oynadığı bu tuhaf oyun karşısında dehşete düştüğü anda biraz soluklanıp kızına korkuyla içini açıyor. Durmadan akan zamanın içinde nerede durduğunu bulabilmek adına ufak bir rahatlama anı. Çünkü artık seksenli yaşlarındaki bu sempatik adam ileri seviyede bir demans hastalığıyla boğuşmakta. Fransız yazar ve yönetmen Florian Zeller, kendisine ait aynı adlı tiyatro oyunundan Oscar sahibi senarist Christopher Hampton’la birlikte beyaz perdeye uyarladığı Baba ile ilk yönetmenlik deneyiminde bu doğası gereği karmaşık hastalığı bir sinema deneyimine dönüştürüyor. Demans hastalığının dinamiklerini filmin metnine ve tüm tasarımına yaymayı tercih ederek seyircisine kahramanının hikâyesini bizzat onun zihninden izleme deneyimi sunuyor. Kağıt üstünde çok parlak duran bu fikir, çok iyi planlanmış bir kurgu işçiliği ve sanat tasarımıyla buluşunca içine dahil olmanın reddedilemeyeceği bir sinema dünyasında hayat buluyor.

Baba: Dökülen Yaprakları Toplamak

Fiziksel olarak hâli vakti yerinde olsa da artık yalnız başına yaşamını sürdürebilecek zihinsel yetilerini kaybetmekte olan Anthony’nin, ona yardım eden kızı Anne ile devamlılığını sürekli kaçırdığı ilişkisine odaklanıyor film. Neredeyse tamamı aynı dört duvarın arasında geçen tek mekânlı anlatının yalnızca açılış sekansında dışarıda bulunuyoruz. Babasının yanına giden Anne ile birlikte hayatın doğrusal zamanda akmaya devam ettiği sokaklarda güncel dış dünyaya şahit oluyoruz. Bu açılış sekansı belki de Anthony’nin bulanık zihninin dışında kalan gerçeklikle tek bağımız olarak filmin başında kalıyor. Öyle ki bu açılış tercihi, hemen sonrasındaki ilk sahnede tanıştığımız Anthony’nin içinde yaşadığı duruma ve hikâyeyi onun algıladığı şekliyle takip etmeye geçişe daha kolay uyum sağlamamıza yardımcı oluyor. Seyirci koltuğunda değiştirdiğimiz bu taraf bizim için de neredeyse Anthony’nin yaşadığı kadar zor bir deneyimin başlangıcı oluyor. Zamanın, mekânın ve yüzlerin kalıcılığını kaybettiği ve birbiriyle karıştığı bir zihin bozukluğuna yol açan demans hastalığı, filmin elinde bir oyuncağa dönüşmeden tüm ciddiyeti ve gerçekliğiyle sunuluyor. Biz de Anthony’yle beraber değişen mekâna, salondaki yabancı adama, az önce doğru olan bilginin şu an yanlış oluşuna şaşırıyoruz. Yanıldığımız yüzümüze vuruldukça biz de Anthony gibi içimize kapanıyoruz, sinirleniyoruz ve bir an soluklanıp tekrar yanılacağımızı bile bile söyleneni kabulleniyoruz. Çünkü gerçekten tuhaf bir şeyler dönüyor.

Alzheimer gibi sahip olunduğundan dahi haberdar olmaya imkân tanımayan bir rahatsızlığın üzerine kurulmuş olan anlatı, doğası gereği normal bir akışı tamamen reddetmeye ve çıkışsız bir takip rutininin dışındaki gerçekliği yok saymaya müsait bir dünyadan ibaret. Dolayısıyla Baba bize Anthony’nin ya da Anne’in hayatlarından başı sonu belli bir kesiti ya da yaşadıkları bir olayı şömine başında oturup anlatabilecek bir yapıya sahip değil ve bununla da ilgilenmiyor. Anthony’nin hırsızlıkla suçlayarak başından savdığı bakıcısı ya da Anne’in Paris planı gibi peşinden gidilip dinlenecek birer hikâye yemleriyle karşılaşmamıza rağmen kısa sürede bunların ne anlatılacak bir olay örgüsüne ne de gerçekliğe sahip olduğunu öğreniyoruz. Florian Zeller’in tasarladığı Baba, yalnızca Anthony’nin yaşadığı bu demans deneyimini bir izlek formatına dönüştürmekle yetiniyor. Öyle ki bu, sahneden uyarlanmış olmasına rağmen hafızayla ve hatırlama eylemiyle doğrudan bir bağlantısı bulunan sinema sanatı için dört başı mamur bir format. Sürekli bir şeyleri, bir doğruyu, gerçek zamanı, o an aslında gerçekten olanı yakalama uğraşından ibaret olan demans pratiği bu tarz bir anlatıda seyircinin film izleme deneyimiyle birebir uyuşuyor.

Normal algı yetisini sürdürebilen bir zihinde, aktığını varsaydığımız zaman çizgisinin üzerinde tüm gerçekliklerimiz, bildiklerimiz ve tanıdıklarımız yer alırlar. İsimler, mekânlar ve doğrusuyla yanlışıyla önümüze çıkmış bilgiler akıl alabildiğince kabul ettiğimiz gerçekliğimizi oluştururlar. Bunun üzerine yüklenen anılar ve duygularla yalnızca hatırlayarak sürdürebildiğimiz bir hayattan başka bir şeye de sahip olmadığımız pekâlâ söylenebilir. Bunu, tıpkı bir sinema salonuna giren seyircinin perdede oynamaya başladığı andan itibaren sıfırdan zihninde toplayıp biriktirdiği bilgiler ve doğrusal zaman çizgisinin üzerinde akan hikâyenin hatırlama pratiğiyle yarattığı duygularla bir filmi izleme deneyimine benzetebiliriz. Hatırladıkça oluşan ve neyin nereden geldiğini belirleyen statik algı, hatırlama yetisini kaybettiğinde sahip olduğu her şeyin birbirine girmesine, bulanıklaşmasına ve hatta gerçek olmayan doğrular yaratmaya başlar. Zeller de tüm film boyunca sekans ayırmadan akan ve neredeyse gün geçmiyormuş gibi hissettiren planlı kurgusuyla seyircisine bu deneyimi birebir yaşatmayı başarıyor. Yalnızca finale ulaştığımızda Anthony’ye dışarıdan bakabilen pozisyona tekrar geçebiliyoruz. Artık her gün neredeyse baş döndüren bir kısır döngünün içine uyanan Anthony’nin dünyayı nasıl algıladığına ve neler hissettiğine hâkim şekilde elinden bir şey gelmeyen bu yaşlı adamın çaresizliğine doğru zamanlı gerçeklikten bakıyoruz. Yaşanan travmatik olayların, kişisel hafızanın tarihinde oluşturduğu belirli noktalar, yakın geçmişi yavaş yavaş silinmeye başlayan Anthony’nin seçici belleğini olabildiğince geriye götürüyor. Kendi kimliğinden emin olamadığı anda bir anda çocuk gözüyle gördüğü annesini hatırlayışına şahit oluyoruz. Film boyunca tanıklık ettiğimiz her şeye hâkimmiş ve her şeyden haberdarmış gibi davranan karizmatik yaşlı adamın gözlerimizin önünde küçülüşünü görmek bütünüyle yaşadığımız deneyim için en yürek burkan noktaya bırakıyor seyircisini. Tüm bu nitelikleriyle basit bir drama olmaktan çok uzak sularda gezinen Baba, özenli yazılmış ve iyi planlanmış mizanseniyle üzerinden zaman geçse de dönüp hatırlanabilecek ve tekrar tekrar izlenebilecek bir sinema deneyimi.

The post Baba – The Father appeared first on Filmloverss.