ÇANAKKALE ZAFERİ ;KURTULUŞ

1. BÖLÜM HARBE KOŞAN KÖYLÜLER

            güç dengeleri değişmekteydi. Büyük devletler arasındaki çıkar çatışmaları artmış, gruplaşmalar başlamıştı. Böyle bir durumda Balkan Savaşı'na giren Osmanlı İmparatorluğu büyük bir bozguna uğradı.
Selanik kurşun bile atmadan Yunanlılara, Kırklareli Bulgarlara bırakıldı. Rumeli ve Ege tümüyle elden çıktı. Bu, toprağın yüzde otuzu , nüfusun yüzde yirmisine denk geliyordu. Tüm halk bir perişanlıkla Rumeli'den Anavatanın yolunu tutmuştu. Tozun içinden yürüyerek gelen çocuklar ve aileler sırtlarına eşyalarını atmış geliyordu. Bazı çocuklar düşe kalka ilerliyor, bazıları sallana sallana bir perişan haldeydiler. Askerler ise birbirinin omuzuna dayanmış, yırtık üstleri , aşınmış ayakkabıları ile güneşin tepede gözlediği ufuktan bir haber yürüyordu. Anadolu köyünde ise çocuklar testilerle su taşıyor, at arabalarıyla erzak yüklü atlar pazara gidiyordu. Anadolu köylerinin küçük bir yerleşkesinde kalan bir  ailenin üç oğlu ise tam o gün ahalinin dilindeki harp fısıltılarının aslını duymak için köy meydanına ilerliyordu.
Nazmi abisine dönüp ''Ne zamandır muhtar diyor. Cihan harbi çıkacak diye , abi gün bugünmüş .'' dedi. Ahmet de Nazmi'ye dönüp ''Kimsenin başka bir şey konuştuğu yok. '' dedi .Oradan küçük Şeref çıktı göğsünü kabartarak ''Bize de vatan borcu ödemek düşer demi abi? '' dedi. Ahmet yavaşça ayağının üstüne çöküp Şeref'in gözlerini usulca süzdü.''Borç bizim borcumuz, bu vatan sana borç değil Şerefim, mirastır.'' diyerek cevap verdi. Şeref ise gözlerinin arasında küçük masumluğuyla ufak bir gülümsedi '' Abi, ben tüfek atamam mı?'' dedi. Ahmet de gülerek ''Atarsın tabi oğlum niye atmayasın.'' diyerek gönül verdiği vatanın emin ellerde olduğunu anladı. Kafasında bunu düşünürken bir yandan cümlesine ekledi ve ''20 yaşından küçükleri almıyorlarmış, hem sen gelirsen anama kim bakacak?'' dedi. Şeref 'e  adeta gözleri parıldıyordu. Bedenini gurur sarmıştı. Ayağa kalktı ve Şeref'in yumuşak ipeksi saçını okşayarak yoluna devam etti. Az ilerde ahalinin toplandığını gördü. Ahmet usul usul yaklaştı, duvarda Osmanlı'nın köylüleri harbe çağırdığı fermanı gördü. Birden köyde bir düğün havası olmuştu, belkide hiç dönmemeye gidiyorlardı ama sanki düğüne gider gibiydiler, davulların sesi cenk havasını köy boyunca yayıyordu. Gökyüzü maviliğini güneşe bırakmış adeta ahalinin üstüne gülümsüyordu. Askerler ana babaların elini öpüyor, yarenlerine sarılıyor, oğullarının kokusunu ciğerlerine çekiyordu. Ne de olsa belki ölüm bir nefes kadar yakındı ama hiç şikayet eder gibi değillerdi. Hepsinin alnında şehadet yazısı görünmüştü bile ancak onlar vatanı için canını vermeye hazırdı. 

2. BÖLÜM SUSMAYAN YÜREKLER

Köyden ayrılan yiğit askerler birkaç gün sonra bölüğe ulaşmış bu bölükte nazmi ve ahmet de yerleri bil hassa tutmuşlardı, Yüzbaşı Faik ise askerleri sıraya sokmuştu. Elini belindeki palaskaya koymuş askerlerin gözünün içine bakıyordu. Birden durdu ve ''En güçlü, en etkili silah insandır ama yurdunu seven, namuslu, bilgili ve inançlı bir insan olarak iyi yetişmiş bir insan, siz böyle olmak için çalışıp askerleri böyle eğiteceksiniz. Balkan lekesini böyle temizleyeceğiz. Şunu hiç unutmayın, unutturmayın hiçbir silah, hiçbir ordu yurt sevgisinden daha güçlü değildir.''dedi. Askerler hep birden komutana bakıp gözleri dolmuş biçimde savaşmaya hazırdı. Bir yandan ise düşman deniz kuvvetleri Ege açıklarından geliyordu. Osmanlı bunu öğrenmiş Cevat Paşa emrini çimenlik kalesinden vermiş, başındaki kumandanına emri söylüyordu. Cephane az ve yetersiz olduğu için gelen kuvvetlere karşı zırh delici mermi ayrıca gemi toplarının sökülüp hepsinin bir araya getirilmesini yani savunma hattına çekilmesini emretti. Asteğmen Muharrem ise ''Emredersiniz Paşam.'' diyerek odadan çıktı. Ardından içeri Nazmi Kaptanı çağırdı ve ona bakıp ''Nazmi Bey , boğazdaki durum kritik boğaz hattını korumalıyız. Mayın hatları sayısını yediye çıkartın. Harp yakındır.'' dedi. Nazmi Kaptan başını sallayarak odadan çıktı. Boğazdaki donanma askeri ise Egeden gelen İngiliz gemilerini fark edip komutana söyledi. Gemiler birbirinin dümen suyunda ilerliyordu. Önde büyük bir savaş gemisi ardın sıra ondan farksız gemiler karaya doğru yol alıyordu. İngiliz donanması çok geçmeden atış düzenini almaya başlamış boğaza yaklaşıyordu. Boğaz komutanı hemen mevzi komutanlarına bilgi geçilmesini emretti. Emir gelir gelmez telefon açan asker telefonu komutana uzattı komutan acele ile telefonu kaptığı gibi durumu rapor etti ve ''Düşman gemileri Seddülbahir kıyısına doğru on beş kilometre kala durdu. Atış düzenindeler efendim.'' dedi. Umarsızca ne olacağı hakkın da kendini kaygıya verdi. Gemiler ise usulca menzile girmiş topları hazırlıyor, ateş etmeyi bekliyordu. Ardından toplar gökyüzünden bir yağmur yağarcasına göründü. Toplar ateşlendikçe gökyüzünün maviliği siyaha çalıyor. Güneş kendini kaçırıyor. Toplar ise karada tuttuğu yeri adeta tozu dumana katıyor, ardın sıra alev püskürüyordu. Paşa ise kendi kendine '' Bu resmen bir savaş ilanıdır.''diyerek suratını umutsuzluğa devretti. Bir yandan dürbünle gemileri kolluyor bir yandan ne yapacağı hakkında kaşlarını çatmış kara kara düşünüyordu. Kumandana dönüp ''Hemen bir haberci gönderin zayiat büyük mü öğrenin bakalım?'' dedi. Ardından tekrar elindeki dürbünle etrafa bakındı ve gene sayıklayarak ''Amaçlarını biliyorum kıyıdaki tabyaları devre dışı bırakıp boğaza girecekler.''dedi. Kumandan o arada Paşa ile göz göze geldi ikisinde de bir korku olmasa da endişe vardı. Kumandan Paşa'ya cephane yetersiz diyor bu ortamı adeta kasvete itiyordu. Almanya'daki cephaneler de mevzilere gelmeden Bulgaristan tarafından alınıyor ve gasp ediliyordu. Cephane azaldıkça savaşı kaybetme korkusu da peşlerini bırakmıyor, sanki bir imkansızı bekliyorlarmış gibi kendilerini umutsuzluğa doğru itiyorlardı. Ancak içlerinde dolaşan asil kan ve inanç hep ağır basıyordu. Vatanı kolay kolay vermeyeceklerdi. Cevat Paşa tabyaların durumunu öğrenmek için komutana emir verdi ve elini kale sırtına dayayıp deniz ufkuna daldı. Derin derin düşünüyor, gözünü gemilere dikmiş bir an olsun ayırmıyordu. Mecidiye Tabyasında ise herkes teyakkuz haline geçmiş, bir bir dışarı koşuşturan askerler ''Top başına , top başına.'' diye bağırıyordu. Tabyanın kumandanı çadırından emin adımlarla hızlı hızlı topun başına doğru yürüyor, bölük ise hazırda bekliyordu. Hilmi Yüzbaşı'nın gelmesiyle bir anda bütün bölük sustu. Hep birlikte Yüzbaşı'ya pür dikkat kulak verdiler. Yüzbaşı ''Çocuklarım.'' diyerek lafa girdi ve ''Düşman artık kapımızda, vatan toprağına göz dikmiş. Anamızın,kardeşimizin,bacımın canına kast etmiş durumda, imkanlarımız kısıtlı, düşmanımız çok güçlü ama onlar bizim olanı, vatanımızı almaya geldiler. Onlar öldürmeye, biz ölmeye geldik. Şimdi içinizde kendine güvenmeyen varsa söylesin. Ben ölürsem üstüme basıp geçin yara alırsam yine umursamayın. Şehitlerin, yaralananların yerini alacaklar bellidir. Allah tarafından size bahşedilen bu kutsal görevi yerine getirin.'' dedi ve birden daha sert , yüksek bir sesle ''Düşmanın bu boğazdan girmesine izin vermeyin.''dedikten hemen sonra askerler de ''Vermeyiz.'' diye haykırdılar. Yüzbaşı tekrar bağırarak '' Son kişi kalana kadar, hepimiz ölene kadar bu savaşı bırakmayız. '' dedi ve askerler daha bir sert şekilde yine hep birlikte  ''Bırakmayız.'' diye bağırdılar. Adeta kan donduruyordu, dağlar bile inlemişti haykırışlarına, o gün belkide bir destan yazılacaktı. Gök kubbe bile şahit olmuştu seslerine, sanki kurt gibi uludular. Sadece ulu dağlar eşlik etti o gelen haykırışın ahengine.

3. BÖLÜM ŞEHADETE KOŞANLAR

Onlar dağları şahit tutarken 57. Alayın da komutanı değişmişti. Alay komutanı Yarbay Hüseyin olmuş bir fotoğrafçıda alaya gitmeden aile fotoğrafı çektiriyordu. Aslında çektirmesinin amacı özlemdi, cephe çetin ve belki de geriye dönüş yoktu. Komutan Hüseyin ise bunun pek hayli farkındaydı. Fotoğrafçı Ahmet Usta ise sessiz ve titrek bir sesle ''Hele sen bir git gel, bir fotoğraf da benden sana hediye'' demişti. Belki de o fotoğraf şehit olduğu zaman göğsünde kanıyla ıslanırken mezarının baş ucuna konacaktı. Ahmet Usta yine de gözleri parlaya parlaya çekmişti fotoğrafı. Komutan Hüseyin fotoğrafı çekinir çekinmez alayının başına geçmiş 19. Tümen'de Çanakkale'ye doğru hazırlanıyordu. Tarihler ise Şubat 19 sabahıydı. Köylüler Osmanlı'nın çağrısına karşılık cephelere akın ediyordu.Tek istedikleri ise bayrak,vatan ve özgürlük olmuştu. Cephaneler bir bir indiriliyor, bayrak ise gök kubbede bütün ihtişamıyla dalgalanıyordu. Mustafa Kemal ise komutan Hüseyin'in alayına bakmaya gelmişti. Mustafa Kemal sarı saçlı, mavi gözlü bir komutandı, adeta gözlerinde denizin hırçın dalgaları, duruşunda ise gözü kara bir bakış vardı. Aklı zamanının komutan düşüncelerinden çok farklı ve tamamen geleceğe dönük hareket eden bir komutandı Mustafa Kemal. O ise tüm benliğiyle gözünü 57. Alayın ihtişamına dikmişti. Hüseyin Komutan ise tam yanındaydı. Ona bir anlığına dönüp '' Alayını çok beğendim Hüseyin, Türkiye gibi her yöreden asker var.''dedi. Hüseyin ise Mustafa Kemal'in dediği sözlerde huşu buluyor ,göğsü kabarıyordu. Hüseyin bir yandan yüzü gülümseyerek ama temelinde ciddiyetle ''Alayı üç alaydan seçme taburlar olarak kurmuşlar. 57. Alay öyle çiçek demeti gibi oldu.'' dedikten sonra dönüp taburuna şöyle bir baktı. Mustafa Kemal ise diğer alayların durumunu düşünüyordu. Alayların çoğu yetersiz durumdaydı. Hüseyin kumandana dönüp '' Diğer alaylar böyle değil.'' dedi. Hüseyin kumandana baktı ve ''Alaylar Suriye'den geldi. Komutanlar da yeni atandı. Onlara biraz zaman tanımakta fayda var.''dedi. Mustafa Kemal ise düşmanın zaman tanımayacağını biliyordu. Onlar akbaba gibiydi, düşman leş kargası gibi tepedeyken zaman yoktu. Mustafa Kemal Alayları Hüseyin komutana emanet etmiş, Alaylarla yakından ilgilenilmesini söylemişti. Ancak Hüseyin Komutan çok daha farklı dertlerden yakınıyordu. Mustafa Kemal'e ''Daha önemli bir husus var.Tümenin tüm tüfekleri eski martin tüfekleri birkaç atış yaptıktan sonra tetik mekanizmalarında sorun oluyor. Tüfekler sopaya dönüyor.''dedi. Mustafa Kemal birden döndü içi o an karalar bağlamıştı sanki. Gözünü şöyle bir kıstı. ''Bu çok kötü.Tüfekleri yenilemek şart. Kol ordu komutanı Fahrettin Bey ile konuş, işin amansız takipçisi ol.'' dedi. Komutan kafasını çevirip bir yandan gözleriyle bir yandan diliyle ''Tamam.'' diyerek cevapladı. Cepheye ise bir sevinç hakimdi çünkü yeni kıyafetler cephedeki askerlere dağıtılıyordu. Asker olacak kişiler bir bir köyden cepheye akın ediyordu. Harp kapıya dayanmıştı ve herkes aslında ya özgürdü ya esir, Türk, esir olmaktansa ölmeyi tercih ederdi. Bu hepsinin ruhuna nakış gibi işlenmişti. Cepheye yeni gelen askerler aralarında tanışıyor, kimisi adını söylüyordu kimisi köylü ahalisinin taktığı derin manalı lakabı anıyordu. Adanalı Mehmet , Boyabatlı Mustafa , Çoban Ali daha nicesi o cepheye yeni ayak basmış olsalar da hemen ellerinde silah bellerinde palaska bir o yana bir bu yana volta atıyordu. Aslında hepsinin birer hayali vardı ama cephenin harp ilan ettiği şu zamanda hepsinin hayali önce vatandı. Kimi mektebini, kimi eşini dostunu, kimisi ise hastasını bırakıp gelmişti. Ufak bile olsa tek umutları özgürlüktü. O günün gecesi yerini sabaha bırakırken İngiliz donanması yavaş yavaş boğaza doğru yaklaşıyordu. Hedefleri boğazı aşıp İstanbul'un sularında gemi yüzdürmekti. Başta dönemin en iyi gemilerinden Queen Elizabeth beraberinde de birbirinden neredeyse farksız gemiler mavi suların üstünde adeta süzülerek ilerliyordu. Böyle giderse İngilizlere göre 1 hafta onların bu hedefine ideal süreydi. Boğazdaki tabyaları bombardımanla yerle bir etmiş, Seddülbahir'deki tabyaları tamamen yok etmişlerdi. Yine de İngilizler emin olmak için 200 kişilik bir bölüğü karaya keşif amaçlı sürmeyi planlıyordu. Seddülbahir cephesinde ise Bigalı Mehmet Çavuş ve müfrezesi köşeye sıkışmıştı, adeta top yağmurlarının getirdiği toz bulutu arasında vücutları kayboluyordu. Gökten inen bombardımanlar güneşi bile gölgelendirmiş durumdaydı. Askerler ne yapacaklarını düşünürken bir cephe ardına pusup oturmuş kaderin onlara gösterdiği amansız çatışmanın ortasında kala kalmışlardı. Hepsi birbirinin yüzünde ölümün sessizliğini görüyordu. Çünkü ölüm bir nefes kadar yakındı onlara. Mehmet Çavuş ise gözü karaydı, böyle oturmak yerine bir gayret ayağa kalktı. Askerlere döndü, bir elini silahına dayamış destek almaya çalışırken, bir elini de dizinin üstüne usulca koydu. Dilini şehadete eğmiş, bir gayretle askerlere döndü ve ''Agalar, uzun söze gerek yok, üzerinde oturduğumuz bu toprak ata yadigarıdır, vatandır.Vatan anamızın ırzıdır. Bu gelecek olanlar da ırz düşmanıdır. Anlaştık mı?'' diye bağırdı. Askerler perişan halde olsalar bile Mehmet Çavuşa hep bir ağızdan ''Evet.'' diye haykırdılar. Mehmet Çavuş bir kere daha konuştu ve''İngilizleri oradan buradan duyduklarınızla gözünüzde büyütmeyin. Onlar da bizim gibi birer insan, bir kurşun, bir süngü onları devirir. Vatanımız için ölesiye savaşmaya, geldikleri vatanı onlara mezar yeri etmeye var mısınız? ''dedi. Ardından askerler birer gülle gibi ''Evelallah. ''dediler. Gözcünün sesi ise hiç durmadan ''Geliyorlar, geliyorlar ''nidası ile çırpındı. Mehmet Çavuş kulağını cepheye, gözünü düşmana elini ise silahına götürdü. Askerlere ,yerine geçip beklemelerini emretti. Onu duyanlar birer ikişer kalkıyor , mevzilerde sipere yatıyor, gözüne ise düşmanı kestirmiş beklemekteydi. İngilizler bombardımanı bitirmiş, karaya çıkmaya çalışıyor, tekneleri birer birer vatan yoluna sürüyordu. Düşman askeri akın akın gelirken mevzideki askerler Mehmet Çavuş'un gözünün içine bakıp ''Ateş '' emrini bekliyordu. Düşman tam da o anda teknelerden birer ikişer inmeye başladı. Mehmet Çavuş'un ateş emri ise gökyüzünden bir çığ gibi düştü. Askerler mevzileri canı pahasına koruyor düşmana aman bile vermiyordu ancak mermileri çok geçmeden bitti. Mehmet Çavuş askerlerin gözüne şöyle derin bir baktı . Mevziden aşağı indi eline ortanca bir taş aldı ve düşmana doğru fırlatmaya başladı. O taşları fırlattıkça alnından süzülen o ter ise adeta toprağı suluyordu. Mermisi biten askerler de Mehmet Çavuşun yanına indi. Hepsi eline ne buldularsa alıp düşmana doğru yürümeye başladılar. Önde Mehmet Çavuş elinde ise toprağı üstünde bir kürek gelen düşmana doğru yürüyordu . Mehmet Çavuş'un askerleri iki yüz kişilik düşman silsilesini çok geçmeden vatan toprağında durdurmayı başarmıştı. Çimenlik kalesinde ise Cevat Paşa mayınları yerleştirme kararı verdi . Karanlık liman boyunca yerleştirilecek yirmi altı mayın vardı. Nazmi Bey bu görevi bizzat üstlenerek mayın yerleştirme noktalarını da kendi seçmişti. Nusrat gemisine yüklenen mayınlar gecenin zifiri ıssızlığında düşman gemilerinin bir kaç metre uzağına yavaş yavaş bırakılmaya başlandı. Gün ağarıncaya kadar Nusrat gemisi askeri mayınları yerleştirmişti. Cephelere ise silah yardımı yapılmaktaydı. Mermileri de gün doğumunda gelecekti.

4. BÖLÜM GELDİKLERİ GİBİ GİDENLER

Gündüz güneşinde Hilmi Yüzbaşının bölüğünde ise bir hazırlık havası vardı. Toplar hazırlanıyor tüfekliler mevzilere yerleştiriliyordu. Düşman durmaksızın ilerlerken sınıra ulaşmış işte o destansı savaşın tarihleri takvim yapraklarında yerini almış, 18 Mart 1915'i gösteriyordu . Düşman denizden sinsice yaklaşırken tabyada bir sessizlik hakimdi. Düşman zırhları topları hazırlamış ve tabyalara doğrultmuştu en sonunda ateşlenen toplar gökyüzüne kara bulutlar atıyor topların düştüğü yerlerde ise koskocaman oyuklar açılıyordu. Askerler bir telaş içinde ne olduğundan habersiz topların başına geçmeye başlamıştı. Düşmana karşı atılan toplar menzili yetmediği için daha yaklaşamadan düşüyor bu da etkisiz kalıyordu. Bunu fark eden Hilmi Çavuş askerlere ''Sığınaklara koşun.'' diye seslenmeye başladı. Sesinde bile çaresizliğin yakarışları vardı. Askerler çabucak sığınaklara geçmeye başlayıp mevziyi boşaltılmıştı. Gemilerin menzile girmesini bekliyorlardı Ancak top vagonları devrilmişti. Vagonlar devrilince top mermilerini taşıyacak bir şey kalmamıştı, yine de umut onların üzerinde güneş gibi parlıyordu. Mevzilere yaklaşan düşman zırhlıları menzile girince gözcü Yüzbaşıya haber verdi. Hilmi Yüzbaşı kan donduran sesiyle'' Haydi! Çocuklarım top başına'' diye bağırdı. Askerler sırayla mevzilerdeki yerini almaya başlamıştı. Top mermileri gökyüzünden yağmur gibi gidiyordu. Düşman zırhlıları birer birer denizin karanlık sularına gömülmeye başladı ancak cephede ise düşmanın son attığı bombardımandan sonra küçük toplar parçalanmıştı. Kara kara düşünen Hilmi Yüzbaşı mevzilere giren düşmanı izliyor çaresizliği içini yiyordu. Seyit, komutanın gözlerine baktı ve cephanecilerin yanına gitti. ''Yükleyin şu mermiyi sırtıma.'' diye bağırdı. Askerler karamsar gözlerle Seyit ' e bakıp ''Saçmalama Seyit, bu mermi iki yüz on kilo.'' dedilerse de Seyit gözünü çoktan karartmıştı . Seyit '' Allah' ım sen bana yardım et.'' dediği an sırtına mermiyi bıraktılar. Seyit'in burnundan bile kan gelmeye başlamıştı ama bir güç toparladı . Seyit birer birer adımlarla düşman zırhlısını batırmaya gidiyordu. İlk topu mevziye götürür götürmez ateşlediler ancak düşman zırhlısının gövdesi dayanıklıydı . Hilmi Yüzbaşı Seyit ' e döndü ve '' Hadi çocuklarım hadi, Seyit bir tane daha '' diye seslendi. Seyit son bir güç ayağa kalktı. Askerler Seyit ' e bakıyor umutlarını bir an olsun yitirmiyorlardı. Herkes bir an için donmuş kalmıştı . Ecel bile sanki oturmuş onları izliyordu. Seyit 'in alnından dökülen ter damlaları bile gözüküyordu, Seyit son dermanıyla mermiyi ''Bırakın!'' diye bağırdı. Mermi Seyit 'in sırtına indi. Seyit'in ağzından hatta burnundan bile kanlar geliyordu. Hepsi o an Seyit'e bakakaldı. Bir destanı yazmaya gidiyordu Seyit, o mermiyi de sonunda götürmüştü arkadaşları zorla iki üç kişi kaldırıp topu hazırladılar Hilmi Yüzbaşı ''Tamam mı ?'' diye bağırırken silah başında ki asker ''Hazır!'' diye seslendi. Hilmi Yüzbaşı ''Ateş'' diyerek topu düşman zırhlısına doğru gönderdi. Sanki ruhları da o mermiyle beraber o an için bedenlerini terk etmiş hepsi bembeyaz taş kesilmişti. Ama düşman zırhlısı yine de batmamıştı bu sefer Seyit son kez sanki ilahi bir güçle son mermiyi sırtına yüklendi ve adım başı ağzından gelen kan damlalarıyla ''Alın komutanım!'' diye bağırdı. Seyit'in sırtındaki mermiyi alan arkadaşları Hilmi Yüzbaşının emriyle ateşlediler , gözleri yine mermide kalmıştı . Mermi tam zırhlının gövdesine isabet etmiş ve zırhlı bir anda paramparça olmuştu. Birdenbire gözlerindeki umut yerini göz yaşına bıraktı. Hepsi sevinçten ağlıyordu. Askerler Seyit 'e sarılıyor , Seyit ise burnundan akan kana, alnından damlayan tere bakmadan sevinçten kendinden geçiyordu. Hepsinin gözlerinde geri dönen zırhlarının yansıması vardı. Hani derler ya ayakları birbirine vura vura kaçtı diye işte öyle geri dönmüştü düşman. Zırhlılar ufkun açıklarında belli belirsiz uzaklaşıp yoğun sis dumanının içinde kaybolmuştu. Cepheden kaçan zırhlıların arkasından atılan toplar isabet ettikçe zırhlılar çekiliyordu. Çok geçmeden geri çekilen zırhlıları gören gözcü '' Komutanım geri çekiliyorlar.'' dedi. Hilmi Yüzbaşı gökyüzüne şöyle bir baktı, gözlerini kısarak içindeki nefesi rahatlarcasına verdi. Ardından ezan sesi göklerde duyulmaya başlandı. Kulaklarında ezan sesi yankılanan askerlerin başarısı İstanbul'a kadar gitmişti. İstanbul'daki Süleymaniye Camii ise göklere parlak ışıklarıyla ''Çanakkale Geçilmez!''yazısını asmıştı. O yazı gökyüzünde zifiri karanlığın güneşi olmaya devam ederken tek bir gerçek vardı aslında Çanakkale Geçilmemişti ,geçilememişti.