Durgun Su – Stillwater

Durgun Su – Stillwater, petrol sondaj sahalarındaki tam zamanlı işini kaybettikten sonra inşaatlarda yevmiyeyle çalışarak hayatını sürdüren Bill Baker’ın (Matt Damon) Fransa’da öğrenciyken kız arkadaşını öldürmekle suçlanarak karmaşık bir davada hüküm giyen kızı Allison’ı (Abigail Breslin) ziyaret etmek için Marsilya’ya gelişiyle sıradan bir suç ve aile draması filmi gibi başlıyor. Katman katman açılan senaryosuyla, odağını […] The post Durgun Su – Stillwater appeared first on Filmloverss.

Durgun Su – Stillwater

Durgun Su – Stillwater, petrol sondaj sahalarındaki tam zamanlı işini kaybettikten sonra inşaatlarda yevmiyeyle çalışarak hayatını sürdüren Bill Baker’ın (Matt Damon) Fransa’da öğrenciyken kız arkadaşını öldürmekle suçlanarak karmaşık bir davada hüküm giyen kızı Allison’ı (Abigail Breslin) ziyaret etmek için Marsilya’ya gelişiyle sıradan bir suç ve aile draması filmi gibi başlıyor. Katman katman açılan senaryosuyla, odağını trajik ve karanlık bir geçmişe sahip Oklahomalı bir işçi olan Baker’ın, diline ve kültürüne tamamen yabancı olduğu Marsilya’daki mücadelesine kaydırıyor. Film Baker’ın geçmişteki büyük hatalarını telafi etmeye, kızı Allison’la ilişkisini iyileştirmeye ve kısacası dünyada olup bitenleri anlayarak değişmeye çalıştığı bir filme dönüşüyor. Bu yıl Cannes Film Festivali’nin yarışma dışı seçkisinde dünya prömiyerini yapan film suç, gerilim, aile draması ve romantik dramedi gibi birçok türden beslenen yapısı ve güçlü yazar ekibiyle yarattığı büyük umutlara rağmen ne Bill Baker’ın dönüşüm sürecinde derinleşerek zengin bir karakter hikâyesi ne de değindiği ırkçılık, göçmenlik ve adalet sistemi gibi güncel politik konularda alışagelmiş bakış açılarının ötesine geçip ortaya yeni yaklaşımlar ya da sorular koyabiliyor.

***Yazının bundan sonraki bölümü henüz izlemeyenler için Durgun Su ile ilgili izleme deneyimini etkileyebilecek detaylar (spoiler) içerebilir.***

2015 yılında vizyona giren Spotlight filmiyle büyük başarı elde eden Tom McCarthy’nin yönetmenliğini yaptığı Durgun Su, McCarthy’nin, 2007 yılında, İtalya’da öğrencilik yaptığı sırada oda arkadaşı Meredith Kercher’i öldürmekle suçlanan dünyaca ünlü Amerikalı öğrenci Amanda Knox davasından esinlenerek başladığı ve uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir proje. (Knox’un filmle ilgili olarak kendisiyle iletişime geçilmediği ve rızası alınmadığı için McCarthy ve Damon’ı suçladığını da hatırlatarak devam edelim.) McCarthy, Marsilya’yı otantik bir manzara olarak kullanıp, Knox davasının detayları etrafında filmi tümüyle bir suç draması olarak  geliştirmek yerine Trump’ın popülist politikaları sebebiyle Meksikalı göçmenlere yönelik yabancı düşmanlığının tepeye çıktığı ve Trump destekçilerinin en güçlü olduğu eyaletlerden birinde yaşamını idame ettiren,  güneyli işçi stereotipinin yarattığı ön yargıları irdeleyerek geleneksel ve ortalama beyaz bir Amerikalının duygu derinliği ve ilişkileri üzerine yoğunlaşmayı tercih etmiş. Öyle ki beş parasız Bill Baker, Allison’ı görmek için iki haftalığına geldiği Fransa’da, kızının beş yıl hapiste yattıktan sonra gündeme getirdiği yeni ipucunun suçsuzluğunu kanıtlamaya yeterli olmamasına rağmen, geldiği ilk gün otelde tanıştığı ve kendisine davayla ilgili görüşmelerde tercümanlık yaparak yardımcı olan tiyatro oyuncusu Virginie (Camille Cottin) ve onun küçük kızı Maya (Lilou Siauvaud) ile birlikte yaşamaya başlayıp dört ay boyunca Allison’u hiç görmeden Marsilya’da çalışıyor.

Durgun Su: Yavan Değişim Çağrısı

McCarthy, son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hızla tırmanarak artık neredeyse çözülmesi imkânsız hâle gelen toplumsal ayrışma ve Amerika’daki karşılığından yola çıkarak hikâyesini, yine etnik gruplar arasındaki gerilimin fazlasıyla yüksek olduğu bir Avrupa şehri olan Marsilya’ya taşımış. Farklı politik görüşlere sahip kitleler ve etnik gruplar arasındaki nefretin doğurduğu açmazları, yabancı düşmanlığının mağduru olan etnik grupların mensubu birinin yolculuğu üzerinden anlatmak yerine madalyonun öteki yüzüne bakıp, hikâyenin merkezine politik açıdan belki de en sorumsuz, anlayışsız ve katı kesimlerinden birinin üyesi olan Bill Baker’ı koymuş. Matt Damon “kovboy” kimliğini, Oklahoma’da yaptığı gözlemler sırasında bulduğu ağır aksak yürüyüş, her fırsatta yanındakinin elini tutarak ettiği dua, kolundaki ABD’nin simgesi olan kartal dövmesi, film boyunca nadiren çıkardığı şapkası ve kaslı değil ama güçlü fiziğiyle taşımaya çalışmış. Proje tasarım aşamasındayken, adeta Trump’ın ünlü “Make America Great Again” sloganındaki “Great” kelimesinin vücut bulmuş hâli gibi olan Bill Baker karakterinin Marsilya’da parçası olabileceği çatışmaların ve ilişkilerin yarattığı heyecanı anlamak mümkün. Ancak hem yönetmen McCarthy hem de Matt Damon, güçlü bir özneye dönüştürmeye çalıştıkları taşralı stereotipini senaryonun vadettiğinin aksine fazla uzağa götüremeden yavan bir performansa imza atmış.

Filmin derinleştiremeden değindiği güncel politik açmazları bir kenara bırakırsak, Durgun Su’yun geneline hâkim olan vasatlığı aşmasına olanak veren tek etmenin, Baker’ın Avrupalıların gözünde yarattığı tipik Amerikalı imajını bırakıp, Marsilya’ya ayak uydurmaya çalıştığı sırada Bill Baker ile Maya arasında gelişen bağ olduğunu söyleyebilirim. Baker’ın pişmanlıklarla ve hayal kırıklıklarıyla dolu geçmişine rağmen vazgeçmeyip kendine bir şans daha vermesine yol açan, güveni, empatiyi, emeği ve dayanışmayı içeren bu ilişki, Maya’yı canlandıran küçük oyuncu Lilou Siauvaud’ın harika performansı sayesinde film boyuncu vurgulanan değişim umuduna karşılık gelen güçlü hisleri zaman zaman yeşertebiliyor. Öte yandan kağıt üstünde dramanın temelini oluşturması gereken Bill ile Allison arasındaki baba-kız ilişkisi; Allison’un annesinin intiharı ve Bill’in tamamen tükenmesiyle sonuçlanan alkol ve uyuşturucu bağımlılığını kapsayan trajik geçmişlerinin çetrefilli yapısına rağmen, Allison’un her fırsatta gözyaşlarına boğulduğu, Bill’in ise pişmanlıkla dolu bakışlarla eşlik ettiği sekanslardaki tekdüzelikten kurtulup vadettiği sarsıcı duyguların fitilini bir türlü ateşleyemiyor. Her iki oyuncu da McCarthy’nin gösterişsiz yönetmenliğinin performansa yüklediği sorumluluğun altından bir türlü kalkamıyor. Bunun yanında beş yıl hapis yattıktan sonra Allison’un cinayetin sorumlusu olarak işaret ettiği Akim’in fotoğrafının basit bir Instagram profili vasıtasıyla bulunması, Baker’ın Akim’i altmış bin kişilik stadyumda farklı tribünlerden şans eseri görüp yakalaması, Virginie’nin Akim’i bodrumdan serbest bıraktığı bilgisinin önceden çok belli edilmesi ve Allison’un intihar ettiği bölümün sanki başka bir filme aitmiş gibi üzerinde durulmaya değer görülmeden hızlıca geçiştirilmesi izleyicinin tadını kaçırabilecek diğer detaylar.

Hayat, Allison ve Bill’in birbirlerine tekrarladıkları gibi gerçekten çok acımasız olabiliyor. Acımasızlığın altını doldururken dünyanın her yerinde nesiller boyu çok yavaş dönüşen kültürel yapıları, gelenekleri, sosyal, ekonomik, coğrafi ve insanî birtakım sebepleri sıralayabiliriz. Engellerin aşılması, empatinin ve değişimin hızla artması aklıselim herkesin temennisidir elbette. Tom McCarthy de acımasızlığın kaynağı olarak gördüğü sorunsalları ve her şeye rağmen diyalog ve empatinin önemine duyduğu inancı muhtemelen uzak olduğu bir stereotipin etrafına yerleştirerek çok katmanlı ve uluslararası bir drama yaratmaya çalışmış. Ancak izleyicisine vadettiği büyük ve etkileyici film sona erdiğinde, ne yola çıktığı dünyaca ünlü davanın trajedisine dair güçlü bir his, ne ele aldığı meselelere dair özgün bir soru bırakabiliyor. Süslü ve büyük bir kutuya benzeyen film 140 dakika boyunca açıldıkça alttan sürekli daha sıkıcı bir kutu çıkmaya devam ediyor. En küçük kutu açıldığında ise içinden sadece Lilou Siauvaud’ın yeteneği ve göz alıcı performansı ortaya çıkıyor.

The post Durgun Su – Stillwater appeared first on Filmloverss.