The Electrical Life of Louis Wain

Yaklaşık bir asır öncesinden, kendi dönemlerinde anlaşılmamış ya da yanlış anlaşılmış ancak kıymeti çok sonra bilinmiş, bilim ya da sanat dallarında tarihi öneme sahip büyük figürlerin hayat hikâyelerinin konu edildiği biyografik filmler özellikle son on yıldır çoğu sinema izleyicisi için oldukça tanıdık bir konsept olmalı. Hatta biraz düşününce zihnimizde canlanan filmlerin birkaçında Benedict Cumberbatch’in başrolde […] The post The Electrical Life of Louis Wain appeared first on Filmloverss.

The Electrical Life of Louis Wain

Yaklaşık bir asır öncesinden, kendi dönemlerinde anlaşılmamış ya da yanlış anlaşılmış ancak kıymeti çok sonra bilinmiş, bilim ya da sanat dallarında tarihi öneme sahip büyük figürlerin hayat hikâyelerinin konu edildiği biyografik filmler özellikle son on yıldır çoğu sinema izleyicisi için oldukça tanıdık bir konsept olmalı. Hatta biraz düşününce zihnimizde canlanan filmlerin birkaçında Benedict Cumberbatch’in başrolde yer aldığını ve bu önemli ikonların çizgi dışı karakterlerine hayat verdiğini görebiliriz. Bu sene Telluride Film Festivali’nde prömiyerini yaptıktan hemen sonra Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterilen ve şimdi dijital platformlarda izleyiciyle buluşan The Electrical Life of Louis Wain de tam olarak o zihnimizde beliren o filmlerden birisi oluveriyor. 1880’li yıllarda başlayan kariyeri boyunca yaptığı antropomorfik kedi çizimleriyle büyük bir ün kazanan İngiliz illüstratör ve ressam Louis Wain’in hayatına misafir olduğumuz filmde, sanatçı hakkında kabaca yapılabilecek yüzeysel bir çevrimiçi arama sonucunda elde edebileceğiniz tüm bilgilerin “renkli” şekilde filme alınmış hâliyle karşılaşıyoruz.

The Electrical Life of Louis Wain: Kaleydoskop Müsameresi

Kuşkusuz ki Louis Wain, hem kendi döneminde hem de vefatının ardından adından söz ettirebilmiş, hak ettiği değeri birçok dönemdaşından daha fazla görebilmiş ayrıksı bir sanatçı. Erken yaşta babasını kaybetmesinin ardından beş kız kardeşi ve annesinin sorumluluğu üzerine yüklenen Wain sıra dışı bir görüş yeteneğine ve görsel algı genişliğine sahip. Filmde de henüz ilk “düzenli” işine başlamasından biraz önce tanıştığımız Wain’i ayakta, trende, her koşulda iki el iki kalem çizerken görüyoruz. Çizmeyi tercih ettiği şeyler ve ilgi alanlarının farklılığına rağmen bu olağanüstü yeteneği ona The Illustrated London News gazetesinde kadrolu çizer pozisyonunda çalışma şansı getiriyor. Henüz fotoğraf makinalarının pratik kullanımla günlük yayınları ele geçirmediği dönemin haber niteliği taşıyan etkinliklerine bizzat katılıp olay portreleri çizerek eve ekmek getiriyor. Sonrasında kız kardeşlerine eğitim vermek üzere işe aldıkları mürebbiye Emily Richardson’a gönlünü kaptırıp yeni bir döneme geçiyor ve hayatı kadar sanatını da dönüştüren bir yola adım atıyor.

Tüm bu bilgiler filmin plotunda okunabilecek ve Louis Wain’in hayatı hakkında araştırma yaptığınızda karşınıza çıkabilecek sıkıştırılmış bir paragraftan öğrenebileceklerinizin büyük bir kısmını karşılıyor. Bir biyografik filmden beklenilen de, böyle anlatılası hikâyelere sahip tarihî kişiliklerin hayat çizgilerindeki kırılma noktalarını ve kendilerinin isimlerini özel kılan niteliklerini parlatarak ortaya izlenilebilir bir drama koymaktan fazlası değildir genelde. Genç oyuncu/yönetmen Will Sharpe’ın tek başına yönettiği ilk film The Electrical Life of Louis Wain esasen tam olarak bunu sunmaya niyetlenen ve beklenilenin dışında bir anlatıya yeltenmeyen bir film. Ancak bugüne dek sayısız örneğini izlediğimiz, formülleri ve tüm matematiği ezberlenmiş biyo-drama alt türünün en basit öğelerini dahi yerine koymakta güçlük çekiyor. Karşımızdaki özel karakter eğer benzerine zor rastlanır bir dâhiyse, bu dehayı göstermekte başarısız oluyor. Eğer Wain sadece fiziksel yeteneğe sahip bir akıl hastasıysa buna dair bir kelam etmeye de çekiniyor. Hepsi bir yana Louis Wain’in filmin adına dahi taşınan “elektrik” takıntısının ardında ne olduğunu ve Wain’in bu konudaki motivasyonunu kavrama ya da seyirciye aktarma konusunda bile sınıfta kalıyor.

Elinde inanılmaz bir malzeme yoğunluğu olduğu reddedilemeyecek bu zengin projede bu kadar eksik kalmış ve temeli bulunmayan bir senaryoyla karşılaşmak neresinden tutulsa hayal kırıklığı yaratıyor. Ancak Sharpe’ın filmde iyi yaptığı bir şey varsa (ki bu da biraz şartların birleşiminde doğmuş bir tesadüf olarak nitelendirilebilir) o da Wain ve çevresindeki karakterlerin üzerinde yaratabildiği sempatiyi bir şekilde karşıya geçirebilmesi olabilir. Benedict Cumberbatch’in oynamayı çok sevdiği tarzda bir portre karakteri canlandırırken ortaya koyduğu (kişisel fikrimce abartılı) oyun, bir şekilde hem Wain’in tarihte bıraktığı karikatürize imajına bir noktada uygun düşüyor, hem de etrafındaki şahane performanslar ve basit yaratılmış karakterlerle birlikte sıcak bir dünya oluşmasına katkıda bulunuyor. Bu noktada oyuncu performanslarının filmden rol çalması pek beklenilebilecek ve benim sinema izleyicisi olarak gönlümün çok da razı olmadığı bir gelişme olmasına rağmen özellikle Claire Foy’un Wain’in eşi Emily rolünde parlayışının, filmin izlenilir kılınmasında büyük bir pay sahibi olduğunu söylemek gerek.

Wain’in hayatının en büyük dönüm noktasında yer alan Emily ve onun kanser hastalığının başlangıcı da filmin asıl cazibe silahı olan kedilerin sahneye çıkmasına vesile oluyor. Sanatçının tüm “bilinen” kariyerini oluşturan kedi çizimlerinin, Wain’e sonradan konulan şizofreni teşhisinin etkileriyle yıllar içerisinde geçirdiği dönüşümün izlerini filmde bulabilmek çok da kolay değil. Anlatının her yanını kapsayan elektrikli görünümler, tablomsu kareler ve deformeye uğramış suretlerin, ancak seyircinin kendi çıkarımları aracılığıyla karakterin dünyasında bir anlama kavuşması mümkün olabilecek bir oluruna bırakılmışlıktan ibaret maalesef filmin yetkinliği. Olivia Colman’ın sesiyle dinlediğimiz anlatıcı üst sesin varlığı ise tamamen filmin basit bir sinema anlatısıyla anlatamadıklarını dile getirme ihtiyacından ortaya çıkmış. Filmin kırmızı halıdaymışız gibi hissettiren zengin oyuncu kadrosunu yetmezmiş gibi, neden olduğunu anlayamadığım şekilde film boyunca birçok cameo ya da ufak rolde Julian Barratt, Richard Ayoade, Taika Waititi, Stacy Martin ve Nick Cave gibi isimler karşımızda beliriyor. Bunların her biri filmdeki kediler gibi ilgimizi çekecek başka oyuncaklar olarak ortalığa bırakılmış gibi dursa da filmin özellikle kendini toparlayamadığı son yarım saatine şifa olmaya yetmiyor. Sonuç olarak The Electrical Life of Louis Wain konu edindiği tarihi ikonu anlatmaktan ziyade projesinin ihtişamı içerisinde kaybolan ve dürüst olmak gerekirse sanki yalnızca Benedict Cumberbatch oynamak istiyor diye çekilmiş pahalı bir biyografi olmakla yetiniyor.

The post The Electrical Life of Louis Wain appeared first on Filmloverss.